![]()
![]()
Bir dost sohbetindeyim yine ve yine konumuz
ilişkiler. Ne bitmek tükenmek bilmez bir konuymuş bu! Dersimiz “en azından”
yaşamak…
Hepimiz evcilik oynarken bayıla bayıla evin
hanımı olabilmek için döt atıyorduk. Evin bir bey’i vardı ya, hani yakışıklı
olan. Onunla “en azından” evcilikten bir ilişkimiz olsun istiyorduk. İşte tam
da o çağlarda başladık bence “en azından” yaşanmışlıklara alışmaya. Daha doğrusu
razı olmaya. Anne babalarımızın bize, sanki çoook büyük bir erdemmiş gibi
empoze ettiği; az’a kanaat getirmeyen, çoğu bulamazmış, felsefesi yüzünden
yıllar boyunca az’la, tabağımızdaki yemekle oynar gibi oyalandık durduk. Sonunda
büyüyüp, birer birey haline geldiğimizde de kelimenin tam anlamıyla birer çöpçü
olduk. Niye? Çünkü zaten damarlarımızdan bir türlü söküp atamadığımız, mazlum
toprakların, boynu bükük insanları kültürü ile az’a tamah eden yüreğimiz, hadi
len oradan, ben bilmem ne üniversitesini bitirdim, master yaptım, Avrupa görmüş
adamım, aauu nasıl diyorlar sizin orada, I’m cool! Çocuk da yaparım kariyerde, diyerek,
“çok’”u hak ettiğine inanmış beynimize yenik düştüğünde ve ve ve etrafta öyle
birinin olmadığını fark edince… E ne oluyor haliyle başkasının çöp diye
attığını, sen aport hap diye yutuyorsun. “En azından” diyorsun.
Ve bu “en azından” durumu hiç bitmiyor
gerçekten. Dilimizin çatısına pelesenk oluyor sürekli. Misal kavga ediyorsun
sevgilinle, kıyamet kopuyor, sonra arkadaşına anlatırken olayı, aynen şöyle
cümleler kuruyorsun; beni hiç anlamıyor ama en azından sigaramı yakıyor. Ya da;
bana hiç değer vermiyor ama en azından sex yapıyorum. Bakın bu daha güzel;
benimle birlikte olmak istemiyor ama en azından beni sevdiğini biliyorum. Nasıl
yani? Kendini avutmaktan başka bir şey değil bu aslında. “En azından” ne demek
ki zaten? “Hiç yoktan iyidir”’in ikiz versiyonu. Şimdi bu duruma nasıl bir
bakış açısıyla yaklaşmak gerekiyor? Ya burnunuz yere düşse, eğilip
almayacaksınız, inadım inat bekleyeceksiniz tığ teber, atı alan Üsküdar’ı
geçecek, siz kırk yılda bir uğranılan bir tren gar’ı olacaksınız. Ya da kiminle
“en azından”’ ı yaşamaya değer olacağını bilecek kadar işinizin ehli
olacaksınız. Yani ne yalnızlıktan kuruyacaksınız ne de yalnız kalmayacağım diye
cıvıyacaksınız.
İlişki
dediğimiz şey tamamen enerjiden ibaret değil mi? Ne buluyorsun bu
kadında/adamda? Söz konusu olan karşılıklı uygun düşmüş enerji akımı ise
eğer, bu sorular anlamını yitirmez mi? Balım her zaman; önemli olan
karşındakinin seni değerli hissettirmesi. Sana değer verenle, sana değer
katanla birlikte ol, der bana. Kesinlikle katılıyorum kendısına ancak şöyle bir
durum var, bazılarımız sabırsız, bazılarımızın büyük şölene kadar, açlığını
bastırmak için bir şeyler atıştırma ihtiyacı var. Bazılarımız şeker hastası ve
sürekli karnını tok tutmalı. Bazılarımız, bazılarımız kadar nefsine hâkim
değil. Mesela ben, yazabilmek için mutlaka bir şeyler tırtıklamalıyım sofradan.
Hepimizin aklından, yüreğinden çok fazlası geçer, hep çok fazlasını hayal eder,
ister, düşünürüz ama hep söylediğim bir şey vardır; senin düşünmekle harcadığın
zamanda, başkaları harekete geçer. “En azından” hareket et. Ne demişler; nerede
hareket, orada bereket.
Çelen YOLDAŞ
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Bugün benim doğum günüm, 1977 yılının, 12.
ayının, 2. haftasının, 14. gününde, saat sabah 08:55’de, ebe olan babaannemin,
o sırada 18 yaşında olan anneme, metazori yapması sonucu evde doğmuşum ben. Çoğunuzun
aksine Zeynep Kâmil’de başka bir bebekle karışma ihtimalim hiç olmamış.
Doğduğum gün 26 yaşında olan babam, beni ilk kez kucağına almadan önce ve
annemin sıcağından ayrıldıktan sonra, yere düşürüldüğüme dair bir rivayet
dolaşır hep. Bunu kime anlatsam salak salak güler; anlaşıldı niye böyle
olduğun, der. Ne demek isteniyorsa?? Bebeklik ve çocukluk çağlarım, hep benden
1 buçuk yaş büyük olan ağbimin kurduğu, çeşitli tuzaklarla geçti. Kendini
eğlendirmek adına, bana uyguladığı Çin işkenceleriyle büyüdüm. Kâh berber olup
saçımı kesti, kâh bir kalıp sabunu bana dondurma diye yedirirken, pişkin pişkin
afiyet olsun dedi. Bazen koltuk minderinin altına kafamı sıkıştırıp, üzerinde
tepindi, bazen de ne kadar nefessiz kalabiliyorum diye, gırtlağımı sıkmak sureti
ile ciğerlerimi test etti. Okul hayatım da son derece renkli başladı. İlkokul 1.
sınıfa başlarken, belime kadar olan ana saçımı, ağbim gibi olmak için 3 numara
kestirmeye karar verdiğimde, annemin hötlerine karşılık öyle bir yaygara
koparttım ki kuaför bile korktu benden. Ve ilk o zaman fark ettim bir kulağımın
diğerine oranla daha kepçe olduğunun da, kız olmanın en önemli belirtisinin
uzun saç olduğunun da. Okuma yazmayı öğrenmek bir ızdıraba dönüştüğünde de
tembel olduğumun farkına vardım. Farklı olma takıntım vardı daha o yaşta, bu
yüzden bütün defterimi sağdan sol’a doğru yazmıştım. Öğretmen gördüğünde
gözlerine inanamadı. Annemin okula çağrılma maratonu da ilk böyle başladı.
Ortaokul ve liseyi çeşitli okullarda okudum. Ortaya karışık bir mezunum ben.
Biraz orada okudum biraz burada. Okumakla hiç işim olmadı açıkçası, sıkıcı,
kasvetli, eziyet bir mecburiyetti benim için. O yüzden üniversiteyi teğet
geçtim hamdolsun.
Lise bittikten sonra, benden hiç
beklenmeyecek bir şey yaptım; evlendim. Hangi akla hizmet hiç sormayın. 19. yaş
doğum günümü kutlarken 8 günlük evliydim, babam ve ağbim hayattaydı. 22. yaş
doğum günümü kutlarken 22 günlük bekârdım, babam ve ağbim ölmüştü. 21 senelik
hayatım sona ermiş ve gittiği yolla hiç alakası olmayan, biraz yarım, çok fazla
eksik, biraz biraz trajik her şeyi barındıran bir yan yola girmişti. Eğer
yeniden doğmak diye bir şey varsa, ben 21 yaşında ölmüş ve hiç bilmediğim,
tanımadığım bir dünyaya doğmuştum. Üstüne üstlük son derece de kuş beyinli bir
insandım. 21 seneyi babasının şımarık kızı olarak geçirmiş, tek bildiği şey
para harcamak olan ve kendi başına bir taksi bile çağırmamış, Koç burcu
annesinin kanatları altında gel keyfim gel yaşamış, hani o bildiğimiz züppe
ruhlu veletlerden biriydim. Büyüyünce ne olacaksın? diye sorarlardı bana; bir
şey olmama gerek yok benim babamın parası var, derdim hep. Ta ki babam ve ağbim
gidene kadar. Hazıra dağ dayanmadı sonunda ve …
Yaz tatillerim boyunca laf olsun diye,
yazlığımızın olduğu o iptidai adadaki diskoda, ufak tefek şeylere yardım eder,
karşılığında kuruş almaz hatta kuruş almayı kendime yakıştıramazdım ilk gençlik
yıllarımda. Bir şeyi keyfim için yapmaktan keyif alırdım, o da bana yeterdi.
Zaten ne verirlerse versinler, benim harçlığıma yetişmezdi. Bu eğlenceliydi.
Ama bir şeye mecbur olmak, içimden taşan bütün enerjiyi emer benim. Belki de o
yüzden çalışmayı hiç sevmedim. Tesadüf müdür? Yoksa kader midir? Gerçekten
düşündüğümde ben çıkamıyorum işin içinden, bir şekilde eğlence sektöründe
başladım iş hayatına. Önceleri adı gibi eğlenceli geliyordu, insanlarla
tanışıyor, kalabalığa karışıyor ve ört bas ediyordum acıyan yanlarımı. Her
şeyin öncesi güzel gelir zaten. İş hayatımda da, okul hayatımda olduğu gibi
çeşitlilik yarattım. En uzun çalıştığım yerde 6 ay kalabiliyordum. Sonra o
kadar sıkılıyordum ki ya kendi kendimi kovuyordum ya da kovdurtuyordum. Hayatın
mecbur ettirdiklerine karşı inanılmaz bir direniş gösteriyor ve şartları
kabullenmeyi reddediyordum. Bu böyle sürüp gitti. Sonra nasıl olduysa tam 3
buçuk sene boyunca aynı yerde çalıştım ve ne oldu bilin; durup dururken işi
bıraktım.
Hayatımdaki bütün erkeklerin aynı zamanda
yok olup gitmesi her zaman Yaratanın bir şakası gibi gelmiştir bana. Babam,
ağbim ve kocam… Bir an vardılar ve 8 ay içerisinde hepsi yok oldular.
Düşünsenize, hikâyede 3 erkek ana karakter var, sizi sarıp, koruyup kollayan. Kimse
size dokunamaz, etten bir duvarlar etrafınızda ve birden pofff. Ortada
kalıyorsunuz öylesine, öyle ki gölgeleri bile çekilince, güneş gözünüzü öyle
bir kamaştırıyor ki kör oluyorsunuz neredeyse. Ne yapacaksınız? Ben söyleyeyim,
bütün şalterleri kapatıyorsunuz. Tam 5 sene… insanlar size bakıyorlar, kimisi hikâyenizi
dinliyor, vah vah diyor, siz bakıyorsunuz, gülüyorsunuz, onlar gülmenize
bakıyor, vah vah diyor. O zaman öğreniyorsunuz, insanlar başkalarının
acılarından kendilerine mutluluk yaratıyor. Vah vah = Zavallı kız kafayı yemiş,
neyse çok şükür benim başıma bunlar gelmedi. Vah vah = Benim ne kadar iyi bir
hayatım var, şu kızcağızın başına gelenlere bak… gibi gibi. Öğrenmeye
doyamadığım 5 sene. Kendimi kapattığım, hiç konuşmadığım, hiç ağlamadığım,
sürekli izleyip, dinleyip, düşündüğüm ve hiç bir şeyi umursamadan, sadece
yaşadığım, 5 sene. Kendimi somut olarak kayıp ettiğim ama soyut olarak bulduğum
5 sene. Pek çok insanın 50 sene de öğreneceği, tecrübe edeceği, fark edeceği
her şeyi, sıkıştırılmış programla, üstelik tek başıma, sadece gözlerim,
kulaklarım ve tabi ki beynim yardımıyla öğrendim. Geriye dönüp baktığımda,
annem ve son dönemlerimde de Balım dışında, bana bilerek ve isteyerek herhangi
bir şey öğretmiş, gelişimime katkıda bulunmuş bir tek insan olmadı ve ben
kimseden yardım istemedim. Elbette herkesin bir hikâyesi vardı ve herkes de tek
başına öğrendi her şeyi ama, aması var işte.
O zamanlar vücuduna Japonca bir şeyler yazdırmak
çok modaydı ve ben her ne kadar sıkı bir moda takipçisi olmasam da yine de bu
akıma kapıldım. Oldum olası dik başlı ve asi bir tipimdir ve o zamanlarda Özlem
Tekin’in “ Kime ne” şarkısını dinliyorum, bağırış çağırış söylüyorum. Gittim
“Kime ne” ‘nin Japoncasını yazdırttım. Boşanmanın ardından özgürlük o kadar
tatlıydı ki, zaten giden gitmiş, fişi çekmişim ama nasıl bir tedirginlik yeni
biriyle, üstelik yeni bir benle. 5 sene evlenmem artık biriyle diyordum o
zamanlar, ikinci 5’i devirdik, çaktırmayın. Erkek arkadaşlarım oldu. Kimisi
geldi geçti, kimisi deldi geçti. Bir aşk yaşadım, aklım uçtu yerinden. Acı
çekmek o kadar olağan olmuştu ki bünyede, hep acıtacak kadar kanırttım her
yaşadığımı. Grim hiç olmadı doğrusu ya da dibi olan bir kuyum. Seçilmekle
ilgili bir sorunum vardı. Küçük bir kızken ve ergenken etrafımdaki hiçbir erkek
beni adamdan saymazdı. O yüzden hep erkeklerin arasında, erkek gibi büyüdüm.
Futbol, misket, uzun eşek oynadım. İlk evcilik oyuncağımı 13 yaşımda, bulunsun
bari diye edindim, Barbie bebek merakım 18 yaşımda başladı. Erkekler benim oyun
arkadaşlarım ya da rakiplerim oldular. Kadınları hiçbir zaman denk görmedim,
kaale almadım, hoşlanmadım. Çok az kız arkadaşım, çok fazla erkek arkadaşım
oldu. Annem hep; senin pipini babaannen kopartmış yanlışlıkla, der bana. Seçen
ben olmalıyım her zaman ya da tavlayan. Erkeklerin en eğlendikleri oyundur,
kadın kısmını tavlamak. Ben bu keyiflerini ellerinden aldım her zaman, canları
sıkıldı. Kadınlar genelde iki adım geride dururlar, ben bunu yapamadım, su
istemek için, yanımdaki erkeğin garsonu çağırmasını bekleyemem, istediğim şeyi
karşı tarafın vermesini bekleyemem, bakma derler bana insanların gözüne gözüne,
ben dibine kadar bakarım. Aslında çok uysalımdır, biri bana bir şeyi yapma
dediğinde eğer nedenini açıklamazsa ya da açıkladığı neden beni doyurmazsa,
elbette yaparım.
Ama yapıyorsam da bu sevmediğim anlamına
gelmez ya da sevdiğim. Sevmekle ilgili büyük problemim var benim. Sevemiyor
muyum yoksa sevdiğimi belli mi edemiyorum? orasını muamma. Dekoderim Necip bile
çözemedi bunu. Bir aşk yaşadım kendimce çok büyüktü, senelerce sürdü içimde,
bir kere; benden hoşlanıyorsun galiba, dediğinde; biraz, diyebildim sadece.
Belki bu yüzden beni acıtmayı kendine görev edinen insanlar oldu. Kenara
çekilip sinemedim hiç ve her seferinde; Acımadı ki! Acımadı ki! diye alay
ettim, doku kaybetse de kalbim. Bu eksiğimi kapatabilmek için “ gibi “ yaptım
işte sürekli. Gerçekten âşıksam birine, o biri mümkün değil anlamaz bunu, anlayacak
kadar zekiyse de yine de emin olamaz asla, âşık değilmişim “gibi” yaparım, ne
kadar yakınsam, o kadar uzağımdır çünkü, kalbimi açmaya hevesli değilimdir,
ödüm patlar acırım diye, korkağın tekiyimdir aslında ama âşık değilsem o kadar güzel
âşıkmışım “gibi” yaparım ki karşımdaki kendini dev aynasında görür, öyle
havalanır öyle havalanır ki, bayılırım o havayı bir tokatla almaya. Arkalarına
yaslanırlar mesela, bu kız bana âşık diye ve ben de gözlerinin içine içine
bakarım aptal masum âşık pozlarıyla, o zaman kendilerini benden üstün görürler
ve altlarından o taht’ı çektiğim anda, kazanan hep ben olurum. Ben bir
oyuncuyum, oyunların mucidiyim…
Bugün benim doğum günüm, ağbimin en son
fotoğrafından 10 yaş büyüğüm artık. Bu beni Çağkan’ın ablası yapar mı? Ya da
bir gün 48 yaşıma gelirsem, babamın asker arkadaşı olabilir miyim? Bu benim hikâyem
ve benim kendime doğum günü hediyem. Öldürmeyen güçlendirir felsefesini
benimseyip, yine de öldürsün diye yalvardığım, iki büklüm ağladığım günler oldu.
Yorgunluktan, umutsuzluktan, çaresizlikten, hissizlikten baygın düştüğüm günler
oldu. İşsiz kaldım, parasız kaldım, aşksız, arkadaşsız, yalnız, ıssız kaldım.
Küçük bir kızken masum, hayata bulandım, yalan oldum, yanlış oldum, kara oldum.
Doğruyu bulmak için eğriye, sabaha aymak için geceye yar oldum. Koştum, düştüm
kalktım, dizlerim kanadı, yüreğim kanadı ve 32 sene geride kaldı. Yukarıya
doğru baktığınızda aralara serpiştirilmiş bir sürü rakam görürsünüz ve rakamlar
tek başlarına hiçbir şey ifade etmezler aslında düşünürseniz. Rakamlara anlam
katmak için, inadına yaşamak gerekir. Bu benim hikâyem ve 32 kış, 32 ilkbahar,
32 yaz ve 32 sonbahar boyunca süre geldi. Hayat kimilerinizin iddia ettiğinin
aksine gayet adil. Yaşadığım acı gün kadar mutluluk verdi bana. Mükemmel bir
anneye, mükemmel bir anneanneye, mükemmel bir köpeğe, mükemmel bir dost’a,
mükemmel arkadaşlara sahibim. Yaşadığım
her şeyden, birçok şey öğrendim ve bu maalesef uğrunda bedel ödemeden sahip
olunabilecek bir şey değil hiç kimse için. Sahip olduğumuz her eder için bir
bedel ödemek zorundayız ve bunun için yapılabilecek hiçbir şey yok. Bugün ne
olduysam, ne kadar olduysam ve ne olacaksam, her şekilde gurur duyuyorum
kendimle. Artık mutlu olmak için çok uzaklara, çok yükseklere bakmaya gerek
olmayacağını anlayacak kadar büyüdüm. Yaşadıklarımdan öğrendiğim en büyük ders,
mutluluğun sadece aynada olduğu. Kendimi o kadar çok seviyorum ki bu uğurda
harcadığım, aşklar, arkadaşlar, umutlar oldu. El ele tutuşup, güle oynaya
uçurum kenarına kadar gidip, uçurumdan tek başına atlayışını seyrettiğim
insanlar oldu. Hepsinden özür diliyorum, eğer kendini çok sevmek özür ise!
Eğilmeyi öğrendim tekrar tekrar kırılınca, susmayı öğrendim, dilden zehir
akıtılınca, dinlemeyi öğrendim, anlamayı öğrendim, dostluğu, vefayı, paylaşmayı
öğrendim. Bugün benim doğum günüm, aynaya bakıyorum, daha yaşayacak o kadar
güzel şey var ki mutluluktan içim içime sığmıyor.
Çelen YOLDAŞ
Yorum (13) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Allah herkesin gönlündekini veriyor sonunda? Önemli olan gönlündekinin
ne olduğunu bilmek ve verildiğinde farkına varabilmek. Anlayabilmek için çok
uzun vakitlere ihtiyaç duymuyor insan. Dar zamanların, adına özlem denilen
acısında, anlıyor ki gerçekten sevince bir dakika bile ayrı kalmak koyuyor insana.
Ve bilmiyorum herkes içinde öyle midir ama bu acı ömür boyunca tek bir kişi
için gerçekten katlanılabilir oluyor. Oysa zahir ömrün acılarla doluyken nasıl oluyor
da birini özlemek can yakıyor?
Yeni
bir sayfadır, her yeni aşk, daha önce hiç yazılıp çizilmemiş, tevellüt ne kadar
eski de olsa bu yolda. O kadar saf ve temizdir ki insanın yaşayarak kirletmeyesi
gelir. Çünkü yaşanmış her an korkuları getirir beraberinde ve korku, saldırıya
hazır, savunmaya aşina benliklerde nefrete dönüşür her zaman. Korkup kaçmak
istersin, bu beyninin tanımlayamadığı ve bu yüzden doğru tepkiler veremediği duygudan.
Kaçamazsın ve her dönüşte daha da beter yakalanırsın. Daha sevmeye alışamadan
ya giderse, ya biterse dürtüleri sarsar kalbini ve kalbe de yol veremezsin,
yine ondan yani korkudan. Bir ayağın frene vurgun yaşar. Bir ayağınsa eğlenceye
vurur, her şeyi örtbas etmek için, yine onu yani korkuyu. Neden korkuyorsun oysa?
Oysa korktuğun nedir ki? Acı çekmektir korktuğun.
Ama
zaten o varken bile onu özlemekten acı çekiyorsan yani her ihtimalde de acı
varsa, yaşa o zaman. Eğer gerçekten gönlündekini bulduysan ve bunun
karşılığında da bulunduysan yaşa o zaman. Öyle çok yaşa, öyle çok yaşa ki yalan
da olsa ömrünce sürsün gerçekliği. Yaşa o zaman, sonunda ne olacağını bilsen de
sonunda ne olacağına bakmadan yaşa. Bir gün biteceğini bilerek ama hiç
bitmeyecekmiş gibi yaşa. Seni seviyorum demeyi unuttuğu gün, canından can
koparmışlar gibi ağla. Elini tutmadığı için elin kopmuş gibi ağla. Acıysa
sonuna kadar. Sonunda acısan da, korksan da, ağlasan da geçer elbet bir gün hepsi.
Unutursun. Unuttuğun her acı gibi. Ama gerçekse gönlünden geçenler ve birlik
diyorsan acıya... Acı bir tüydür sadece beraber baş koyduğun yastıkta...
Acılara son... Acıyı bırak...
Çelen YOLDAŞ
Yorum (14) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Her yeni gelenin, hayatımızda daha önce yer
etmiş kişiye benzeme durumu, özellikle kendi ilişkilerimde, bana her zaman
tuhaf gelmiştir. Durup düşünürseniz, siz de aynı tespiti yapabilirsiniz. Burada
bahsettiğim dış görünüş değil. Elbette şekil olarak da birbirine benzer
insanları seçiyoruz. Ancak bu tamamen zevk meselesi. Benim bahsettiğim şey daha
soyut. Aynı ruh halindeki, aynı zekâ seviyesindeki, aynı karakterdeki insanlara
meyilli oluyoruz. Bunun bir sebebi, herkesin içinde bir zula aşk biriktirmesi
olabilir. Yani yeniyi kıyaslamak için, içte yaşatılan birinden bahsediyorum.
İnsanlar olarak, bağımsız şekilde karar veremiyoruz, tekil şekilde
değerlendiremiyoruz. Bir diğer sebebi alışkanlıktan doğan korku olabilir.
İnsanlar alışkanlıklarından vazgeçemedikleri için, en kestirme yol, bildiğin
yoldur mantığıyla, yenisini, eskisine göre seçiyor olabilirler. Burada korkulan
farklılık sanırım. Benim ise buna bambaşka bir yorumum var.
Yirmili yaşlarımın ortalarından bu yana,
değil ilişki yaşadığım, tanıştığım, flört ettiğim insanları bile tek bir
kişiyle kıyasladım durdum. Yıllarca Balım’a istinasız her insan için “ O’na
benziyor” diyerek, Balımın da, o an kimden bahsediyorsam, o kişiden nefret
etmesine sebep oldum. Bıkmadan, usanmadan kıyas kıyas. Bazen o kadar benzer
yanlar bulurdum ki acaba kendi kendime abartıyor muyum diye de düşünür
dururdum. Hep durdum, bugüne kadar. En çok zekâsını kıyaslardım başkalarıyla.
Başkaları hep kısa kalırdı yanında ama onun yanında tıknaz bile çok fazlaydı
herkese göre. Bana göre de öyleydi ve bu yüzden hep ona benzer insanları soktum
hayatıma. O’na benzeyenler çekti beni mıknatıs gibi. Fakat sonunda bir şeyi
fark ettim, aslında birbirine benzeyen insanları seçmemin sebebi o değildi.
Bendim.
Bu bloğu kendi kişisel günlüğüm haline
getirmeyi hiç istemem. Ancak bu seferlik hem benim için, hem de yazdığım o
kadar iyi yazının hatırına, bu yazıyı mazur görmenizi istiyorum sizden. Çünkü
ilk defa bu blog aracılığı ile kendi zula aşkıma direk olarak dile getirmek
istediğim bir şeyler var. Aşağıdaki paragraf onun için.
Baktığım her gözde senden bir parça aradım
ve ne tuhaftır buldum da. Kenarından köşesinden geçen, senden kalma anlamları
yakaladım dokunduğum her hayatta. Bazen o kadar şaşırdım ki kendimi, gözümü
kapatıp senmişsin gibi yaptım, dona kaldım. Yedi sene boyunca, senden sebep,
her aklın içinde seni arıyorum sandım. Oysa baktığım her gözde ve dokunduğum
her hayatta sadece kendi anlamımı aradım. Senden geçeli yıllar oldu olmasına
da, yine de seni kıyas taşı sanmakla hep yanıldım. Beni yanılttın. “ Bu mudur?”
diye sormuştum sana “Budur” demiştin ve sözün, kanun olmuştu aklımda. Ötesini
aramayı bir kere bile düşünmemiştim, ötesi var mıdır? diye sormaya ihanettir
demiştim. Yedi sene boyunca, kılını bile kıpırdatmadan beni, kendi zekâna esir
etmiştin. Aşk, sevgi, hasret, nefret, “ duygusallaşmak” geçti gitti yıllar
önce, bir tek zekâna bağımlı kalmıştım, yok diye ötesi. Biliyorum okuyorsun
yazdığım her kelimeyi hala;
Çelen: Sen kimsin?
Erdoğan: Erdoğan
Çelen: Adın nedir diye sormadım.
Sen kimsin?
Erdoğan: Çok zeki biriyim.
Çelen: Nasıl birisin? diye sormadım.
Sen
KİMsin?
Erdoğan: Üst’üm
Çelen: Bu mudur?
Erdoğan: Budur
Senden daha zeki ve senin hiç olamayacağın
kadar koca yürekli biri yaşıyor buralarda. Hani “ben üst’üm” derdin hep.
Esas duruşa geç!
Çelen: Sen kimsin?
Mir: Cisim.
Çelen YOLDAŞ
Yorum (23) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ÖNSÖZ
Bazen anlatmak istediğiniz ama anlatamadığınız, duyduğunuzda da; işte budur dediğiniz şeyler vardır. Aşağıda okuyacağınız yazım, bir akşam yemeği esnasında, can arkadaşım Mehmet Ali tarafından yazıldı. Kalabalık bir restoranda, etraftakilere aldırmadan tutuşturdum eline kâğıt ile kalemi, yaz dedim. Bu onun yayınladığım ilk yazısı. Eline, yüreğine sağlık tosunum.
Çelen YOLDAŞ
Sevgi değiştirmeden de sevebilmek midir?
Bir terzi varmış bir zamanda, bilinmeyen bir diyarda. Öyle ustaymış öyle işinin ehliymiş ki en olmayacak kumaşları, en olmayacak teni gibi yapıştırıp, hiç kimsenin fark etmeyeceğini, fark edilir hale getirirmiş. Bütün asilzadeleri giydirirmiş. En alt tabakayı, bir asilzadeye, bir asilzadeyi de avama çevirebilirmiş.
Gel zaman git zaman bu terziye bir kumaş gelmiş. Nerden geldiği belli olmayan, muhteviyatı anlaşılamayan. O kadar mükemmel bir kumaşmış ki, en ustanın ellerinde işlendiği zaman, uyarmış en olmayacak bendene. Terzi bir süre düşündükten sonra bu kumaşı kendi için kullanmaya ve hayatında hiç sahip olmadığı takım elbiseyi dikmeye karar vermiş. Fakat aynanın karşısında bir kumaşa bakmış bir kendine, bir türlü eli varmaz işlemeye o nadideyi.
Düşünür nasıl yaparım ben bu mükemmelliğe bunu. Nasıl keserim, biçerim bedenime uydurmak için, nasıl saplarım iğneyi dikebilmek için? Hem de bir defa değil defalarca. Namım yürüsün, ben yaptım dünyanın en harika eserini diyebilmek için, nasıl bencilce değiştiririm doğasını?
Terzi bir daha bakar kumaşa hayran hayran. Ve karar verir; bu böyle olmayacak. Terzi o kumaşa dokunamaz, rafındaki en güzel yere bırakıp, olduğu gibi, en güzel haliyle onu seyre dalar. Kumaşa olan aşkı, gözlerinin derinliklerinde yaşayıp, el değmeden, en saf haliyle son bulur.
İşte böyle sevdiğimizde karşımızdakini ille bir kalıba sokmak zorunda mıyız? Yoksa kalıplara sokmadan ve girmeden, ruhumuzu özgür bırakıp, onun kanat çırpışlarına göre mi yaşamalıyız? Sevgi değiştirmeden de sevebilmek midir? Evet, çünkü değiştirdiğimiz zaman, karşımıza çıkanı değil, karşımıza çıkmasını istediğimizi seviyoruz demektir ki bu da kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. Kalıba girme, kalıba sokma, kendini kandırma, olduğun gibi ol.
Mehmet Ali GÜRKAN
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
14.09.03
N.
Kahramandık biz
Aklımız zırhımız, fikrimiz kılıcımızdı
Korkmadan, korkudan
Amansız düşmanımızdan
Hep bir adım önde gittik
Övündük, dövüştük, dönüştük
Geceleri huzurla
Günler boyu gururla
Hayata karşı her meydanda
Yenildiğimizi bilmedik
Oysa ne çok yenildik
Ağlarken kimse görmeden
Ve acırken kanayan yanlarımız
Darba vurgun zırhımız
Düştü kaç kez kılıcımız
Kahramandık biz
Seçilmiştik itinasız
Alışmıştık kan görmeye
Görüşümüzden uzak kaldı aşk
İnsanlığımızdan utandık
Sevgi demekti insan olmak
Biz savaşı meydanlarda sandık
İçten yıktı bizi hayat
Biz kahramandık
Ve aslında hep on adım geride kaldık
Bir masaldı evvel zaman içinde
Hayat yazdı, biz oynadık.
Çelen YOLDAŞ
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kadınlar olarak arıza seviyoruz biz. Aslında arıza yerine, pislik yazmak istedim ama şimdi bundan alınanlar olabilir, durduk yere kalp kırmayayım dedim. Pislik de mecaz anlamlı pislik ( demiş bulundum diye çevirmeye çalışıyorum şu an, çaktırmayın). Bütün kadınların ortak söylemidir bu bilirsiniz; nerde ipe sapa gelmez var onu buluyorum.. derler sürekli ve hemen ardından da sebeplerini, bahanelerini sıralarlar karşılıklı. Bahaneler öyle çok yaratıcı da değildir, hatta tek bir sebep üzerinde döner durulur; heyecan. Başka hiçbir sebebi, bahanesi yoktur 4/1’i sevmenin. Ben bir arıza severim, annem yıllarca bana “Salak mıknatısı” dedi, hala içten içe söylediğine eminim. Annemin “salak” diye tabir ettiği şey “arıza” aslında, 4/1’ler. Heyecan fırtınaları diyorum ben onlara. Etrafımızda bir sürü 4/2’ler, 4/3’ler dolaşırken, biz illa gider onları buluruz.
Etrafınıza bakarsanız, kadın, erkek herkesin istediği budur. İki cinsin heyecan anlayışının arasındaki tek fark; erkeklerin heyecanı dışarıda yaşayıp evlerinde sakinliği aramaları, kadınların ise heyecanı evde yaşayıp, sakinliği dışarıda istemeleridir. İşte bu muhteviyatında aynı ama fiiliyatında zıt istekler ve arayışlar yüzünden, etraf bekâr kaynamaktadır. Etraf bekâr bayan kaynamaktadır ve belki bu 4/1’lik erkeklere olan ilgi de bundan kaynaklanmaktadır. Bu bir bakış açısı elbette ki ben de bakıştan bol bir şey bulamazsınız. Diğer yandan ortalamalara tahammülü olmayanlar için durum daha farklıdır. 4/4’lük yoksa ( ki yok öyle bir şey, göreceli olan hiçbir şey de standart olamaz ) o zaman vururum en dibine diyenler, asi ruhlu, vahşi olanlar, mazoşist olup acı çekmekten zevk duyanlar, heyecan bağımlıları hep 4/1’leri tercih ediyorlar.
Benim bahaneme gelince; True Blood diye bir dizi var, izleyenler bilir, konusu hemen hemen, Buffy the vampire slayer’a ya da Twiligt’a benzemektedir. Üç ana karakteri var demek mümkündür. Bir adet sütten çıkma kıvamında, iyilikten insanı bayan ancak dik başlı bir kızcağız, bir adet yakışıklı, soylu, centilmen ancak ehlileşmiş bir vampir, bir adet de heybetli, asi, duygusuz, yakışıklı, hatta kötü, diğerinden güçlü ancak vahşi bir diğer vampir. Dizinin başında ehli olana hayran oluyorsunuz. 4/3’lük işte, tek kusuru vampir olması. Kızla büyük aşk yaşıyorlar. Birbirlerine deli gibi âşıklar. Her ikisi de vahşi vampirden nefret ediyor ama bir şekilde sürekli yolları kesişiyor. Bakıyorsunuz bölüm bölüm 4/1’lik, kızcığımıza âşık olmaya başlıyor. İşte o andan itibaren adamınız 4/1’lik oluyor. Çünkü en olmayacak insanın içinde aşk’ı gördüğünüzde, ondan alacağınız enerji hiçbir şeye benzemez. Çölün ortasında, bir gölde yüzmek gibidir ve yaşayacağınız heyecan, yokuş aşağı bir arabayla son sürat inerken duyacağınız heyecan gibidir. Dizide ne oluyor bilmiyorum, üçüncü sezonu henüz yayınlanmadı. Ama bahse girerim aralarında bir şey olacak. Aksi beklenemez, ne dizide ne de hayatta.
4/4 diye bir yer yok, 4/3’ler ve 4/2’ler çok iyiler ve biz hiçbir iyiye âşık değiliz, 4/1’ler çok iyi değiller belki, belki herkesin burun kıvırdıkları tipler ama onlar bungee jumping gibiler, atladıktan sonra ipin kopma ihtimali de olsa yine de güvenliler. 4/0 mı? Arıza severiz dedik, loser değil.
Çelen YOLDAŞ
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Büyümenin ya da yaş almanın ( dikkatinizi çekerim, yaş almak ile yaşlanmak arasında bariz bir fark vardır ) en güzel yanı farkındalık sanıyorum. Çünkü durduğunuz yerden geriye doğru baktığınızda - ki geriye gitmek mide bulandırır, o yüzden sadece dönüp bakarsınız belli bir yaştan sonra, bu da yaş almanın güzel yanlarından bir diğeridir. – yaşadığınız her şeyin farkına varırsınız. Muhteşem bir şölendir bu. Anlamak… Ben iflah olmaz bir anlama makinesiyimdir. Belki yaşadığım hayat beni buna mecbur kılmıştır ama her ne olursa olsun anlamak kadar beni tatmin etmiş başka bir duygu yoktur. Belki de bugün burada, iki kişilik kocaman yatağımın üzerinde, tek başıma olmamın da sebebi budur. Anlamak…
Az önce yazılarımı karıştırıp, tekrar okurken “ Güzin abla olmaz benden” yazıma denk geldim. Tıpkı yazının benim şu an yaşadıklarıma denk gelmesi gibi. Sonra oturdum ve geriye doğru baktım, anladım. O yazıyı okumayanlar için kısa bir özet vermem gerekirse; yıllar yıllar önce kırıp parçaladığı kadının karşısına tekrar çıkan ve bağışlanmayı bekleyen bir adamla, o parçalanmadan sonra doku kayıplı bir kalple yaşamış bir kadını anlatıyordu. Bu farkındalık hikayesi idi aslında. Çünkü bu aşk hikâyesi ilk gençlik yıllarında yaşanmış, otuzlarına gelindiğinde farkındalığa ulaşılmıştı. Ancak o zaman şöyle komik bir durum çıkmıştı ortaya; beni en çok sen sevdin, diye on küsur yıl sonra geri dönen erkek kişi, kadının hala onu sevdiğini düşünecek kadar kibirliydi. Erkekler böyledir… Kibirli
Elbette vardır böyle hikâyeler de. Bir aşk yaşanır, kadın çok âşıktır, adam onu yıkıp gitmiştir, aradan yıllar geçer, adamın pili biter ve geri döner. Kadın bıraktığı yerdedir. Bir ömür mutlu olurlar falan filan. Geriye ne kaldıysa artık! Türk filmlerinde olur böyle şeyler gerçi ama hani arada istisna gerçek hikâyeler de varsa kalplerini kırmayalım. Ama gerçek hayat'a ve istisna dışına dönersek, var mı böyle bir şey gerçekten? Kendimden yol’a çıkmak için yazıyorum bu yazıyı, aracı olarak arkadaşlarımın hikâyelerini kullanmayacağım bu sefer ( bu arada yazılarıma konu olmuş tüm hikâye anlatıcılarına teşekkür ederim ) dönüp arkama baktım ve çok ilginç bir şeyin farkına vardım, hayatımdan geçip gitmiş her sevgili eninde sonunda, ama 5 ay sonra ama 10 yıl sonra, bazısı neredeyse 20 yıl sonra geri dönmüş. Ya bağışlanmak istemiş, ya beni senin gibi kimse sevmedi demiş, ya da sanki yıllar geçmemiş gibi kaldığımız yerden devam edelim demiş. Sanki hiçbir şey olmamış, sanki zaman, hatırlamadıklarımı, unutturabilirmiş gibi. Sonra neden hepsinin tekrar tekrar döndüğünü, neden kendilerini bu kadar çok sevip, âşık olduğumu düşündüklerini, neden kürkçü dükkânı muamelesi gördüğümü düşündüm. Düşündüm… Düşündüm…
Yakında otuz üç yaşına gireceğim ve artık “GİBİ” yapmaktan vazgeçtim.
Çelen YOLDAŞ
Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
02.05.2004
İçinde sadece senin olduğun arı kovanının, kraliçesi olmak isterdim, kalbinden bal damlayan ya da renk renk çiçek açmak isterdim, özünden bal yapılan. Köhne bir barın, tek bir spotla aydınlatılmış sahnesinde, şarkı söyleyen yalnız kadının sesi olmak isterdim, sana aşkımı anlatan. Senin için seher olmak isterdim, geceyi güne bağlayan ya da güneş olmak isterdim, teninde rengârenk hükmü olan. Senin çocukluğun olmak isterdim, uykudan önce masallarına inanan ya da yanında olup elini tutmak isterdim, korkma diye, masalların yalan olduğuna ağlarken. Bir duyumluk umut olmak isterdim, melekler adını söylerken ve ben yalan olmak isterdim, seni bana unutturan. Ve ben seni, senin kendini sevdiğin kadar sevmek isterdim, beni bana unutturan...
Sağıma baktım acı, soluma baktım sondu bu anladım, anlamadığım ne varsa. Göze yaş, yaş’a ağır gelir her nefes. Er doğan koydum adını, oysa vakit ne kadar geç. Geçer sanıyorsun bu hikâye, geçmiyor kahramansız, olmuyor sonsuz. Varsın acısın yoksa hatırlanmaz hatırası. Ve ne tuhaf, keşke bilsem - hissetmekten öte - senin de acıdığını.
“Sevgilim” hep söylemek isteyip sildiğim ama en çok sindirdiğim söylemim. ”Sevgilim” seni ne çok sevdiğimi bir bilseydim. Susar mıydım yine de? Susturur muydun yine de? Sen de beni sever miydin? Sevebilseydik keşke, dövüşmekten öte. Şimdi itiraf ediyorum; ben senin için ağlıyorum. Bu veda hiç benzemedi diğerlerine. Daha acıdı, daha kanadı, daha da devam eder mi güneş güne küstüğünde? Çok özlüyorum seni, burnumun direği sızlıyor ve vazgeç diyor ama kim diyorsa, kimse duymuyor.
Bu gece içimden kopan her parça yalnızlığa, eklendi özledim seni, duysaydın keşke. Dün gece oturup bir MASAL yazdım, nefes alabilseydi keşke. Ben sana, sen bana bir çarpı attık, çoğalsak keşke. Sen adına yazılacak hiçbir şey kalmadı, kalemim kırılsaydı, kâğıdım yırtılsaydı, aklım fikrimden çıksaydı, sen kalsaydın keşke.
Çelen YOLDAŞ
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kemikleşmiş erkekler, kemikleşmiş kadınlar bırakırlar arkalarında. Kemikleşmiş kadınlar da kemikleşmiş erkekler. Bu öyle bir çark ki ne nerede başladığı bellidir ne de kimin başlattığı. Sonuçta acıdır ve acıtır hem kadını hem adamı. Biz sanırız ki acı aşk hikâyelerini hep kadınlar yaşar. Oysa erkekler konuşmazlar. Serde erkeklik var ya! Ama ya konuşurlarsa… İşte o zaman, ancak o zaman tanırsınız o adamı, hikâyelerdir gerçekte insanı anlatan. Kim olduğunu, ne olduğunu ve neden olduğunu o zaman anlarsınız. Eğer bir erkeği anlamak istiyorsanız, önce hikâyesini dinlemelisiniz. Eğer biraz kafanız çalışıyorsa, o adamdan ne alabileceğinizi ve o’na ne kadar verebileceğinizi bilirsiniz. Önemli olan ne olduğu değil, nasıl olduğudur.
İlk kez elini sıkıp, tanıştığımda anlamıştım aslında. Aslında ısrarla gözlerime bakan, gözlerine bakmama gerek yoktu. Bir kere bakmıştım ve görmüştüm taş duvarları. Duvarların ötesi yok zannederdiniz ama ötesi alabildiğine ufuktu. Çatık kaşlarının altında ve kirpiklerinin uzağında hikâyeler doluydu. Hani o korku filmlerindeki rahipler, nasıl ki içine şeytan kaçmış birine dokunduklarında bunu hemen anlıyorlardı, işte benimki de böyle bir durumdu. Sert ifadesi, sessiz duruşu ve duygusuzluğuyla karşısındakini şoka uğratıyordu. Kadınlara bakışı, umursamayışı ve kilometrelerle mecaz edilebilecek mesafesiyle kadınların burun kıvırarak baktığı ama meraktan yanından ayrılmadığı, benim içinse yıllardan beri aradığım cevapların belki de tam karşılığıydı. Geriye dönüp de neden diye başladığım pek çok soruma cevap oldu fark etmeden.
Kemikleşmiş bir erkekle arkadaş olmak da çok zordu. Bazen saatlerce sohbet ediyor, bazen ağzını bıçak açmıyordu. Bazen içine girmene izin veriyor, bazen sen, yarı beline kadar içine girmişken, şak diye kapanıyor ve senin ortadan ikiye bölünmene aldırmıyordu. İçinde, tam yüreğinin ortasında kanayan, cılk bir yara vardı ve ilaç kullanmayı ret edecek kadar da dik kafalı, inatçı ve bencildi. Hem sevgi doluydu hem duvarların ardında hapsolmuştu. Hem âşık olduğu kadını özlüyor hem geriye gidemiyor, hem ilerleyemiyordu. Fark etmeden kendini ziyan ediyor, olduğu yerde “duruyor” ve hayatın geçiş hızına hayret ediyordu. Kemikleşmiş gözleriyle etrafı seyrediyordu. Bu kafayı nasıl yakalıyorsun, anlatsana bana da…
Kemikleşmiş erkekleri, etrafta skor peşinde koşan, cool takılmaya çalışıp da ışığa tuttuğunuzda içinin boşluğu görünen, kof erkeklerle karıştırmayın sakın. Kemikleşmiş erkekler aşkın içinden geçmiş, sevdiğine değer vermiş, aşktan korkmamış ve pişman olmamış erkeklerdir. Onlara dokunursunuz, eliniz buz tutar belki ama yüreğinizin yolunu bilirler. Taş duvarların aralarında çatlaklar vardır, sızıntı olmaktan gocunmayacak kadar asilseniz ve içine girebilirseniz size, hani o hep düşlediğiniz peri masallarını yaşatırlar. Onların yolu acı doludur, kendilerini cezalandırırken, sizi de yaralarlar ve kanarsınız eğer çok yumuşaksanız, yenildiğinizi hissettirirler size, git derler, git demeden, gelme derler, gelme demeden, ne sevdiğini anlarsınız ne sevmediğini, ne istediklerini bilmezler zannedersiniz ve aslında sizi bile sizden iyi bilirler, sizi bıraktı gitti zannedersiniz, siz hiç fark etmeden koruyup kollarlar sizi, sabır ister, inanç ister, sevmek çok sevmek ister bu yol. Tam da siz, artık yeter, dediğinizde anlatırlar hikâyelerini ve gerçekten ağlarsınız dinlediğinizde, çünkü bu kemikleşen kalbin hikâyesidir. O zaman bilirsiniz ki dışı sert, içi yumuşak bonbon şekeri gibidir. O an’a kadar kendi kendinize sorduysanız, neden böyle bir adama takıldım kaldım diye, aynaya bakın, dünyamıza hoş geldiniz.
Arkadaşım Bonbon’a ithafen…
Çelen YOLDAŞ
Yorum (26) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı